Bir yazıya ünlü bir bilim insanından alıntıyla başlamak her zaman işe yarar. Böylece eleştirel olmayan bir okurun, o kişinin otoritesinin bir bölümünü kendi çalışmamıza da yansıtmasını umabiliriz. 2003 yılında Die Zeit gazetesinde yayımlanan “Kann Wasser denken?” (“Su Düşünebilir mi?”) başlıklı yazıyı okurken aklıma bu geldi. Yazı, Newton’a atfedilen, bildiklerimizin bir damla, bilmediklerimizin ise bir okyanus olduğu sözüyle başlıyordu.
Yazı, mühendis Bernd H. Kröplin’in Berlin Urania’daki Welt im Tropfen (“Bir Damladaki Dünya”) sergisini anlatıyordu. Kröplin, suyun olağanüstü özelliklere sahip olduğu iddialarıyla ilişkilendiriliyordu: Suyun bilgi depolayabildiği, insan duygularına tepki verdiği, hatta başka sıvılarla iletişim kurabildiği ileri sürülüyordu.
Yazarlar bu düşüncelerin kolayca ezoterizm diye reddedilebileceğini kabul ediyordu; ancak tartışma Kröplin’in yerleşik akademik konumuna ve önceki bilimsel başarılarına da dayanıyordu. Tehlike tam da burada yatar: Bir kişinin bir alandaki gerçek başarıları, başka bir alandaki olağanüstü iddiaları kendiliğinden doğrulamaz. İtibar, bir iddianın dikkate alınmasını haklı çıkarabilir; kanıtın yerini tutamaz.
D. H. Lawrence’ın suyun yalnızca H2O’dan ibaret olmadığına ilişkin edebî sözü atmosfere katkıda bulunuyordu; fakat şiir, deneysel doğrulama değildir.
“Suyun hafızası”
Yazı en azından bunun Benveniste olayının Almanya’daki karşılığı olup olmadığını sorguluyordu. İmmünolog Jacques Benveniste 1988’de Nature dergisinde, bir çeşit “su hafızasının” kanıtı olarak yorumlanan sonuçlar yayımladı. Olağanüstü iddia, yerleşik bilimsel kanıt olarak ayakta kalamadı.
Bu önemlidir, çünkü homeopati çoğu kez bu tür düşüncelerle savunulur. Su, gereken biçimde son derece özgül bilgileri gerçekten depolasaydı aşırı seyreltmeler için bir mekanizma sunuyor gibi görünebilirdi. Ancak böyle bir mekanizma istemek, onun var olduğuna kanıt değildir. Ayrıca homeopati hakkındaki yazıma bakabilirsiniz.
Spekülasyondan ezoterik ticarete
Die Zeit yazısı ezoterik ürün satıcıları için yeterince çekiciydi; bölümleri internette, bazen tırnak işaretlerine veya kaynak göstermeye pek özen gösterilmeden dolaşıma girdi. Bu da sözdebilimsel ekosistemlerin bir özelliğidir: Dikkatli ve çekincelerle yazılmış bir haber, sınırlamalarından koparılıp görünüşte destekleyici bir kaynak olarak yeniden kullanılabilir.
Jürgen Fliege ve Masaru Emoto’nun Die Heilkraft des Wassers (“Suyun İyileştirici Gücü”) adlı kitabı 2004’te yayımlandı. Bu tür anlatılarda suyun insanları, Dünya’yı ve insan ilişkilerini iyileştirdiği; mesajları ve duyguları depoladığı, hatta şişelerin üzerine yazılan sözcüklere tepki verdiği söylenir.
İlk metnim buna bilinçli bir hicivle karşılık veriyordu. Su “Hristiyanlık”, “Hinduizm” veya “Yahudilik” gibi etiketleri okuyup bunlara uygun anlamlı kristaller oluşturabiliyorsa yeni bir öğretim yöntemi geliştirilebilir: İnsan bedeninde çok fazla su bulunduğuna göre bir tıp öğrencisinin sırtına “tıp” yazıp içindeki suyun müfredatı hatırlamasını bekleyebiliriz. Ardından hemen bir doktora tezi gelebilir; kanıta dayalı tıpta olmasa bile yeterince düşünsel seyreltmeden sonra homeopati alanında kabul görebilir.
Eleştirel nokta
Sorun, bilimin su hakkında her şeyi biliyor olmaması değildir; gerçekten de bilmiyor. Sorun, “yanıtlanmamış sorular var” önermesinden “öyleyse bu belirli olağanüstü hikâye doğru olabilir” sonucuna sıçramaktır. Bilgisizlik, tercih edilen bir iddianın lehine kanıt değildir.
Bilimsel dil, akademik unvanlar, güzel mikroskop görüntüleri ve felsefi alıntılar bir hikâyeyi derin gösterebilir. Bunlar kontrollü deneylerin, bağımsız tekrarların ve toplam kanıtlarla uyumlu bir mekanizmanın yerini tutamaz. Mekanizma bilinmiyorsa bile en azından sağlam ve tekrarlanabilir bir etki gösterilmelidir.